Iraklı Kürtlerin Geleceği

2 Tem

https://i0.wp.com/www.timeturk.com/images/news/13821.jpgIraklı Kürtlerin Geleceği: Kazanımların Korunması mı Yoksa Daha Fazlasını Elde Etmek için Saldırmak mı?

Joost R. Hiltermann*

Eski dağların kralları şimdi içlerinden Bağdat’ta krallar çıkarıyor. Bu, kendisi olmadan herhangi federatif bir hükümetin kurulmasının imkânsız olduğu Kürt Partilerinin durumunu yansıtıyor. Üslendikleri yeni rol onlara, programlarını açıkça ortaya koyma ve üzerinde pazarlık etme imkânı veriyor: Egemenliği altındaki nüfuz alanlarının ve tabii kaynakların (petrol, gaz ve sular) genişletilmesi. Kürtler böylece bağımsız bir Kürt devletinin temellerini kurmaya çalışıyor. Bu onlara, dağlık bölgelerdeki kervan geçmez barınaklarını sulak bölgelerdeki verimli ve sağlam evlerle değiştirme imkânını verebilir.

Belki de, Peşmergelerin eski komutanlarının Bağdat’taki yönetimin merkezine bu hızda getirilmesine Kürtlerin kendisinden daha fazla şaşıran olmamıştır: Cumhurbaşkanı, Başbakan yardımcısı, Genelkurmay Başkan Yardımcısı, Dışişleri Bakanlığının yanı sıra yeni Irak’ta içlerinde emniyet ve istihbarat birimlerinin de bulunduğu birçok merkezî kurum ve kuruluşta görev alan yüzlerce üst düzey Kürt bürokrat.

Onlar, kendi yaşadıkları bölgeler dışındaki yerleri yönetmeye arzulu değiller. Mücadeleleri ulusal bağımsızlık içindi, Irak devletini ele geçirmek için değil. Şimdi ise ellerinde kendi devletlerini kurmaları için fırsat var. Bugün, Irak devletinin imkanlarını, birbiriyle yakından bağlantılı iki hedef için kullanıyorlar: Birincisi merkezi devletin kendilerine şiddet uygulamaması ikincisi ise Kürdistan’ın bağımsızlığının başarıyla kotarılması..

Bu strateji sayesinde bölgesel otonomilerini güçlendirme ve merkezi devleti zayıflatmada ilerleme sağlarken Irak’ta İslam Devrimi Yüksek Konseyi’ni kendilerinin en önemli müttefiki olarak buldular.[i] Ancak gerçekte bu tehlikeli bir manevraydı: Devletin zayıflatılması, ülkeyi yıkımın eşiğine getiren merkezî güçleri beslemekte ve bölgenin sakinleri olan Araplar ve Kürtlere eşzamanlı bir tehdit yöneltmekteydi. Yine de Kürtler, Kerkük ve başka bölgeler üzerinde egemenlik sağlama girişimlerini, müttefiklerinin kızgınlığını üzerlerine çekme pahasına sürdürerek Kerkük’ün ezelden beri bir Kürt şehri olduğu iddiasını sürekli dile getirdiler.

Tarihin Komplosu

Kürtlerin kısa ve uzun erimli hedefleri yani özerklikle bağımsızlık, bir başka deyişle mevcut kazançlarını korumakla daha fazlasını elde etme arasındaki gerilim, tarihlerinde ezelî olarak kendini tekrar eden bir olgu olmuştur. Kürtler bu nedenle halen bu stratejik gerilimin çözüleceğine dair bir güven duymamaktadırlar. Örneğin Mesut Barzani’nin liderliğini yaptığı Kürdistan Demokratik Partisi ile Celal Talabani’nin liderliğini yaptığı Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin[ii] merkezleri Erbil ya da Süleymaniye’de değil, Sari Raş, Golan Kalesi gibi yüksek dağların derinliklerinde bulunmaktadır.

Kürtler Bağdat’ta her iktidar değişiminde yeni bir arayışa girerler. Ancak her defasında bağımsızlıklarının acı gerçeklerin duvarına çarptığını görmüşlerdir. Bu, tarihi ve coğrafi koşulların kendilerini hayal kırıklığına uğrattığı komplolardır. Bu gerilim sürekli kendini yeniden gündeme getirmektedir: Uyum mu devrim mi? Bağdat’taki siyasete katılma mı yoksa dağlarda savaşmak mı? Kazanımlarını korumak mı yoksa daha fazlasını elde etmek için saldırmak mı?

1958 devriminden sonra, Kürt milli hareketinin kurucusu Mesut’un babası Molla Mustafa Barzani, yeni askeri komutanlarla iletişim kurmak için sürgüne gönderildiği SSCB’den dönmüştü. Döndüğünde kendisini dinleyecek insanlar buldu, ancak karşılarında hızla beliren rakip programlar gördüler. Birbiriyle çekişme içerisindeki ulusçulukları yansıtan birbirine muhalif öykülerdi bunlar. Kürtler birdenbire karşılarında bombardıman uçaklarını buldular ve köylerinin yerle bir edildiğini gördüler. 1992-93 yıllarında (Human Rights Watch adına benim yaptığım gibi) o dönemdeki Kürt köylülerini dinlemek, bombardıman, yıkım, işkence ve acıklı ölümden başka bir şeyin anlatılmadığı bitmeyen öyküler demektir.

Baas Partisi 1968 yılında iktidarı devraldığında başlangıçta yönetimi zayıftı. Bu zaafın farkında olan Molla Mustafa Barzani, başkente giderek Baasçılarla Özerk Yönetim anlaşması imzaladı. Ancak bu anlaşmanın uygulanmasından hemen önce dünyada 1973 petrol krizi patlak verdi ve bu kriz, Baas Partisi’nin kasasını doldurdu, ordusunu güçlendirmesine imkân verince, kendilerini güçlü hisseden Basçılar, anlaşmayı yok saydı. Bunun üzerine Kürtler dağlara döndüler ve ayaklanmalarını devam ettirdiler. Kürt isyancılara yardım eden İran Şahı, Şattu’l Arap anlaşmasını imzalayarak Irak’la arasındaki sorunları hal yoluna gidince desteğini Kürtlerden çekti ve devrim çöktü. Mustafa yeniden sürgüne gitti. Bu kez gittiği yer İran’dı.

İran-ırak savaşı, Kürt isyanı için önemli ve aynı anda tehlikeli bir dönüm noktası oldu. Önce Mesut Barzani, ardından da Celal Talabani İran’la ittifak yaptı. (Ancak Talabani, herhangi bir şekilde Saddam Hüseyin’den rakibine karşı bazı kazanımlar koparabileceği düşüncesiyle iki sene daha manevra siyaseti uyguladı.)

Bu adım, Irak davasına ihanet eden adamlar olarak damgalanmalarına yol açtı ve bu iki Kürt hareketi ıraklılar tarafından beşinci tabur olarak görüldüler. Rejimin bu hareketlere yanıtı çok sert oldu, isyancılara karşı saldırılarını artırdı, 1987 yılından itibaren Kürt köylerine yönelik sistematik imha planını devreye soktu. Kürt sivilleri korkutmak ve isyancıları öldürmek amacıyla kimyasal silah kullandı. Saldırı ve imha planları, binlerce kişinin katledildiği Halepçe katliamıyla zirveye ulaştı. Bu saldırıyı Enfal operasyonu olarak bilinen, isyancıların ve köylülerin yuvalarından çıkması için kimyasal silahların kullanıldığı başka bir saldırı takip etti. [iii] Söz konusu taktik, Irak ordusuna on binlerce sivili yakalama ve öldürme imkânını vermiş oldu. Ayaklanmacılar büyük bir hayal kırıklığıyla İran’a kaçtılar. Böylece Kürt hareketi bütünüyle mağlup edilmiş sayıldı.

Bu hareket ölüler arasından ancak ABD’nin ilahi yardımıyla ve mucizeyle kurtulabilirdi. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal hareketi, uluslararası bir muhalefetle karşılaşarak kuvvetlerini Kuveyt’ten çıkarması için baskıya maruz kaldı. Bu arada güneyde Şiiler, kuzeyde ise Kürtler ayaklanma girişimlerini artırdılar. Sürgündeki Kürt partileri zafer sarhoşluğu içerisinde Irak’a döndüler ve Erbil, Süleymaniye, Dahok gibi merkezî yerlerde konuşlanmaya başladılar. Ancak Bush yönetimi, onların ayaklanmasını desteklemedi. Bu kez de Saddam rejimi toparlanarak isyanı bir kez daha bastırdı. Yüz binlerce Kürt, Türkiye ve İran sınırı boyunca tehcir edildi. Buna misilleme olarak, Türk dostunun yardımıyla ve komşu ülkelere mülteci akınını kesmek için ABD, Irak’ın kuzeyinde güvenli bir sığınak[iv] ve uçuş yasağı getirdi.

Kürt isyancılar bir süre Irak rejimiyle görüşmeler yaptılar, hatta bir dönem Kürt şehirlerinde Peşmergelerle ortak askeri devriyeler gezdirdiler. Ancak 1991 Ekimi’nde Irak ordusu yeşil hatta yani 1971 yılında otonomi verilen bölgelere çekildi. Altı ay içerisinde Kürt partileri, seçimler yaptılar ve bölgesel hükümetlerini kurdular. Bu, Özerk Yönetim’in başlangıcı oldu. Bu dönem, Kürtler için iki Kürt Partisinin geçmişte aralarındaki kanlı çatışmaların zayıflattığı nispi sükûnet ve huzuru geliştirerek az çok barışın hâkim olduğu yıllar oldu.

Daha sonraki dönemde, yeni gerilimler ortaya çıktı. Kürtler, geçmişle kıyaslandığında ABD ve Türkiye sayesinde görülmemiş bir özgürlük ortamı elde ettiler. Bu dönemde kendilerini kuşatılmış hisseden Kürtler, dışarıya ulaşabilmek ve nefes alabilmek için adı geçen devletlere güvenmek ve dayanmak zorundaydılar. ABD ve Türkiye, yeniden inşa hareketine destek verdi, ancak bu bağımsızlığın zorunlu şartı olan güçlü bir ekonomik yapının oluşumuna kadar gitmedi. Bu çıkmazdan kurtulmak Kürtler için hayati bir konuydu, ancak onların rahatsızlıkları, eski bir sorun olan Kerkük sorunuyla ilgili sert bir tavır geliştirmelerine neden oldu.

Söz konusu tarihin her aşamasında devletle Kürtler arasındaki görüşmeler, özellikle Kerkük şehrinin Kürt Özerk Yönetimi’ne katılması konusu başarısızlığa uğradı. Ortadaki kazanç büyüktü, öyle ki Irak’ın sabit petrol yataklarının %13’ü Kerkük’te bulunuyordu. Kendisine sahip olanları, yarım yüzyıldan fazla ihya edecek bir gelirin garanti altına alınması demekti. Kürtler, tarih boyunca daima Kerkük’te var olduklarını iddia ediyorlardı, hatta bu şehir onlara göre Osmanlı Devleti dönemindeki bir Kürt bölgesi olan Şehr-i Zor’un başkentiydi. Ancak Kerkük kentinin diğer sakinleri olan Araplar ve Türkmenlerin yanı sıra Asurîler ve Keldaniler gibi Hıristiyan azınlıklar ise bir Kürt devletinde azınlık konumuna düşmekten korkuyorlardı. Ancak Kürtler, merkezi hükümete karşı ekonomik destek elde edebilmek için Kerkük konusunda ısrar ediyordu. Petrolü, bağımsız bir devlet kurabilmek için gerekli olan ekonomik gücün dayanak noktası olarak görmekteydiler.

Irak’ı Kürt Ülkesi Yapmak

Irak’ın 2003 Nisanı’nda ABD tarafından işgali, Kürtlerin enerjisini açığa çıkardı. Onların Amerika’yla olan ittifakları, özellikle de Türkiye’nin Amerikan askerlerinin topraklarından geçişine izin vermemesi nedeniyle çok kârlı bir işe dönüştü. Üç konu üzerinde çalışmak için vakit kaybetmediler: Kürt bölgelerinde hâkimiyetlerini güçlendirdiler, Erbil’deki Kürdistan Demokrat Partisi ve Süleymaniye’deki Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin ayrı yönetimlerini birleştirdiler ve üzerinde anlaşmazlığın bulunduğu bölgeler ile-ki bu bölge Suriye sınırından başlayıp İran hududuna kadar uzanmaktadır- yeni Irak’ın yönetim birimlerine nüfuz ettiler.

Böylece Kürtler, Irak siyasetini ‘Kürtleştirme’ noktasında filli olarak başarı kazandılar. Öyle ki, görüşleri alınmadan karar almak mümkün olmadı, bu kazanımlarını daha da ileri götürerek alınan kararlarda veto hakkına sahip oldular. Bu, geçici anayasa ve 2004 yılında çıkan geçici idari kanunda açık bir şekilde ortaya çıktı: Kalıcı anayasa hakkındaki referandum konusunda mutlak çoğunluk şartı getirildi ve Irak’ın üç kentinde anayasa maddelerinin en az üçte iki çoğunlukla kabul edilmesi kararlaştırıldı. Buradaki amaç üç Kürt kentinin korunmasıydı.[v] Bunun sonucunda 2005 Haziran’ında seçimleri kazanan partilerin çıkarlarını yansıtan bir anayasa ortaya çıktı: Kürtler ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (bu, bazı Şii şahıs ve partilerin oluşturduğu Birleşik Irak Koalisyonu’nun önderliğini yaptığı bir harekettir.). Böylece Kürtler, kesin bir şekilde Irak kanunlarına damgalarını basmış oldular.

Kürtler, kendilerinin Kerkük kentin üzerinde son iki sene içerisinde -elde ettikleri egemenlik kazanımlarını teyit hususunda tehlikeli ve yoruma açık bir şekilde kapalı unsurlar ihtiva etmesine rağmen- anayasanın 140. maddesiyle başarılarını perçinlediler. Şöyle ki 140. madde, Kürtlerin lehine bir süre (31 Aralık 2007) ve bir seyir çizgisi (normalleştirme, nüfus sayımı, sonra referandum) gibi kriterler koyarak kendilerine başarıdan başka bir sonuç getirmeyecek bir süreci başlatmış oldular. Normalleştirilme olarak adlandırılan bu süreçle kastedilen, Araplaştırma politikaları çerçevesinde Saddam döneminde bölgeye getirilen Arap nüfusun yeniden geldikleri yerlere dönmeleri ve Kerkük’ten tehcir edilen Kürt nüfusun da evlerine dönmeleriydi.

Ancak 140. madde, Kürtlerin gücüne delalet ederken ayın zamanda bir azınlık olarak onların zaafına ve baskı altında olduklarına da kanıt oldu. Bu üçüncü kez tekrarlanan bir eğilim. Kürtler belki kendilerine zarar verecek yasa maddelerini veto edebiliyorlar ancak 140. maddede de görüldüğü gibi uygulamaya geçirilmesi mümkün olan kanunlar yapamıyorlar. Nitekim nihai sürenin dolmasına rağmen referandum yapılamadı, ayrıca normalleştirme denilen konuda da ciddi bir adım atılamadı. Doğru, belki 2003 yılından bu yana Arapların bir kısmı, Kürtler gelmeden şehri terk ettiler ancak, Kürtlerin sürekli baskılarına rağmen bunun peşinden ciddi bir Arap göçü olmadı. Bundan da kötüsü, güvenliklerinin, işlerinin ve temel hizmetlerin olmayışı nedeniyle kente geri gelen Kürt nüfusunun yeniden yerlerine dönmeleri oldu.[vi] Bu gelişmeler, Kürt göçmenlerin yöneticilerden bu konularda yardım alacakları sözüne rağmen gerçekleşti. Merkezi hükümetle Kürt politikacılar arasındaki anlaşmazlık nedeniyle ve Amerikan ordusunun Kerkük’te sistematik müdahaleleriyle birlikte yeniden inşa faaliyetleri akamete uğradı. Böylece eski yurtlarından Kerkük’e dönen Kürtler, şehirdeki büyük stadyumda çadırlar içerisinde konaklamak zorunda kaldılar. Böylece 2005 yılında yapılan seçimlerde bölgesel mecliste çoğunluğu elde etmiş olmalarına ve yüksek idari görevlerin birçoğunu elinde bulundurmalarına rağmen Kürt Partilerinin bölgede hâkimiyetleri, onlara mevcut durumu değiştirmelerine müsaade etmedi. Arapları ve Türkmenleri Kerkük Kürdistan’a katılsa bile orada adil bir yönetimin olacağına ikna yerine Kürt Partileri, tam tersini kanıtlamada başarılı oldular. Hatta Irak Kürdistanı’nda (siyasi ve idari başarısızlıkların yanı sıra gizli petrol gelirlerinde yapılan yolsuzluklar nedeniyle) kendilerine karşı direnişin daha da şiddetlenmesine neden oldular. Böylece Kerkük’teki durumlar unutulmaya terk edildi.

Irak’ın bölünmesinin kapılarını açmak

Kürtler, 2003 yılından sonra Irak’ın yeniden yapılanmasına öncülük ettiler. Sadece diktatörlüğü yıkıp yerine demokrasiyi kurmakla kalmadılar, aynı zamanda devletin temellerinde köklü değişiklikler yaptılar: Irak, merkezi bir devletten yönetilemez hale gelecek kadar adem-i merkeziyetçi bir yapıya dönüştürüldü. Tek başlarına bu sonuçtan sorumlu olmamakla birlikte Kürtler, ırk temelinde bir federasyon oluşturulması düşüncesini ilk kez Irak’a Kürtlerin sokmuş olması nedeniyle bu konuda öncü bir rol oynamış oldular. ABD’nin Irak kurumlarını haraç mezat satmış olması nedeniyle zayıflatıldı, Irak toplumu etkileri Kürdistan’dan Irak’ın diğer bölgelerine kadar uzanan etnik ve mezhebi temele göre yapılan ayrımcılığa daha fazla direnemedi.

Federasyon aslında Kürtler açısından konfederasyon demekti. Yani, Kürtler, Araplar ve Türkmenlerin Irak’ta barış içerisinde bir arada yaşama tercihleriydi. Ancak zayıf önlemler, Kürtlerin özellikle yönetsel konularda bütünüyle bağımsız hareket etmelerine yol açtı. Bu düşünceyi Irak dışında sürgünde bulunan parçalanmış ve asgari şartlarda birbirleriyle anlaşabilen muhalefet parti yetkililerine özellikle de 1991 yılından sonra pazarladılar: İçeriği boşaltılmış bir federalizm. Ancak, bu partiler ülkelerine döndüklerinde halk desteği kazanabilmek için kimlik mücadelesine ve kimsenin ne kendisine ne de gücüne güvendiği milis çatışmalarına giriştiler. Paul Bremer işgal valiliği döneminde, tehlikesinin farkına varmadan ve etkilerini hesap etmeden bu etnik ve mezhebi temele dayalı siyasetleri idari kurumlarda derinleştirdi: 2003 yılındaki parlamentoda, 2004’teki geçici hükümette, 2005 yılındaki seçimlerin içinden çıkan sonraki hükümetler döneminde..Bu siyasetler böylece etnik ve mezhebi temele dayalı federal kurumların tohumlarının devlet yapısı içerisine ekilmesine uygun iklimi yarattı. Bazı diğer ABD’li yetkililer ise Irak’ın bölünmesinde birlikte yaşama kabiliyeti gösteremeyen bu gruplar için en uygun çözüm olarak federal yapıyı görüyorlardı.

2005 anayasası, iki nadir seçeneği ihtiva eden federal sistemi öngördü: Bölgesel yönetimlerin lehine merkezi hükümete zarar verdi, kentlere bölgesel yönetim oluşturma ya da birbirlerine eklemlenerek Kürdistan’a benzer bir yönetim şekline kavuşmaları için önlerini açtı. Bu kapıyı aralayan ilk unsur olarak Irak Kürdistan’ı, bu önlemden yararlanan tek bölge oldu.

Bağdat’ın güneyinde kalan bölgelerde 9 eyaletten oluşan devasa bir Şii bölgesi oluşturulmasından yana olan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi gibi partiler, bu bölgede yapılacak bir referandumda kazanabilmek için yeterli desteği oluşturmak amacıyla aynı adımı attılar. Ancak Konsey’in zayıf halk tabanı ve aşırı mezhepçi yapısı, bu konuda başarı kazanması önündeki en büyük engel olarak gözüktü. Konsey’in, en büyük rakibi olan Mukteda Sadr’ın katılmadığı 2005 seçimlerinden sonra elde ettiği büyük maddi imkânlara ve yönetsel güce rağmen hedeflerini gerçekleştirmesi zor gözüküyor. Sadr yanlılarıyla birlikte diğer Sünni ve Şii gruplar, getirilen federalizm teklifine karşı çıktılar. Parlamentoda yapılan tartışmanın önemli bir bölümü ise bu bölgelerde olan petrol kuyularının yönetimi, yönetimin bölgeler ve kentler arasında taksimi, yerel yöneticilerle merkezi yöneticiler arasındaki yetki dağılımı gibi idari konular etrafında yaşandı.[vii]

Bugün sorulmakta olan soru şudur: Kürtlerin, Irak’ta güçlü bölgesel yönetimler içerisinde yaşamaları mı yoksa konfederal bir yapıda, Birleşik Kürt yönetim bölgesinin diğer birçok Iraklı Arap kentleriyle bir arada yaşaması mı onların yararınadır? Güçlü bir merkezî yapının Iraklı Kürtlerin zorunlu ihtiyaçla, yakalanan fırsatı değerlendirme arayışının bir araya getirdiği süreçte Kürtler, bölgesel yönetimlerin kurulmasını ve merkezî gücün bir kısmının onlara devredilmesini teşvik ederek merkezî yönetimin içini boşaltacaklarına inandılar. Sonuçta, devletin yapısını koruyacak kadar bir adem-i merkeziyetçiliğin derecesi konusunda kutuplaşmalar yaşandı.

Bugün zararın giderilmesi zor olabilir, ancak yeni partisel koalisyon bunu yapmaya çalışmaktadır. Aralarındaki ortak çıkar unsuru, etnik ve mezhebî ayrımın ortadan kaldırılmasını, milli hislerin yerleşmesini sağlamaktadır. Bu koalisyon Sadr’dan, Fazilet Partisi’nden, İyad Allavi’nin başını çektiği Laik Ulusal Irak Koalisyonu’na ek olarak iki temel Sünni Arap unsuru olan laik olmayan Irak Uzlaşma Cephesi ve laik Irak Diyalog Cephesi’nden oluşmaktadır. Bütün bu partilerin federalizm düşüncesini samimiyetle savunmamasına rağmen, bu oluşumların önemli bir bölümü adem-i merkeziyetçi bir yapıda yaşamalarının mümkün olacağını ifade etmişlerdir. Aralarındaki anlaşmazlık ise, bu adem-i merkeziyetçiliğin dozajı hakkındadır. Ancak onlar, Kürtlerin ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’nin desteklediği aşırı adem-i merkeziyetçi yapıya (konfederalizm ya da bağımsızlığa) bütün güçleriyle karşı çıkmaktadırlar. Bu da bölgelerin oluşturulması konusundaki yasa görüşmelerinin geri plana itilmesine yol açmıştır. Bu kanun, 2006 Ekimi’nde yapılan pazarlıkların ardından18 aylık bir süre için ertelenmiştir.

Bu süre oyalanmayla geçti ancak Bağdat sesini çıkarmadı: Parlamento güney kentlerinde Irak İslam Yüksek Konseyi’nin istediği gibi federalizm için referandum yapılması için kılını kıpırdatmadı. Ancak parlamento, daha çok geçtiğimiz senenin Ekim ayında yapılması gereken yerel yönetim seçimleri üzerinde durdu. Bunu yanında, ne Kürtler ne de İslam Devrimi Konseyi, federalizm isteklerine bölgesel ya da uluslararası destek bulabildiler. Irak’ın komşuları, ülkede zayıf bir merkezi idarenin olmasını istemiş olabilir ancak hiç biri, kendi güvenliklerine tehdit teşkil edecek olması nedeniyle Irak içinde küçük devletçiklerin oluşmasını istememekteydi. Sonuç olarak, Irak’ın federal yapısı, istikrarsız ve gerçekleşmesi için uluslararası ve bölgesel güçlerin desteğine muhtaç olan bir yapı olarak kaldı. Çünkü Ortadoğu’daki siyasi dengeler, hiçbir devletin kendi istediği çözümü diğerlerine dayatmasına izin vermemekteydi.

Güvenlik arayışı

Saddam’ın Kuveyt macerası Kürtlere büyük bir şans vermiş ve fırsat kazandırmıştı. George Bush’un Ortadoğu’da ABD lehine bir dönüşüm sağlamak ve Amerikan ordusunu bölgede demokrasinin yerleştirilmesi için kullanma yönündeki çılgınca fikri, bu fırsatın daha da büyümesine yol açtı. Bugün ise, bu fırsatlar yeniden kaybediliyor. Bu çabalar, büyük askeri çatışmalar ve Bush’un umutsuzca kendini kurtarma siyasetiyle sonuçlandı. Ülkeyi parçalayan güçleri yok etme düşüncesi, Bush yönetimini, mevcut siyasi dengeleri yeniden oluşturmaya ve yeni rejime karşı öfkeli olan Sünni Arapları kandırmaya çalışan hakim siyasi partileri zayıflatmaya itti. Bu çaba, Anbar’da ve Bağdat’ta güvenlik güçlerinde ve kurumlarında Irak halkının daha fazla yer alması şeklinde oluştu. Ancak üzerinde çekişmelerin yaşandığı bölgelerde ise Kürt partileri, el-Kaide örgütüyle savaşmak için “Uyanış meclisleri” kurmaya çalışan Sünni kabilelerin bu çabalarına direndi. Çünkü kabilelerin bu örgütlenmeleri, Kürtlerin kendi topraklarına ilhak etmeye uğraştıkları bölgelerde etkilerini azaltacak ve Sünni Arapları daha fazla ön plana çıkaracaktı.

Somut bir gelişme olarak el-Cabur Kabilesi, 2007 Kasımı’nda Kerkük’te bir Arap bölgesi olan Huveyce el-Abid bölgesinde Uyanış Meclisleri kurma kararı aldıktan sonra Amerikalı yetkililer, Sünni Araplarla Kürtler arasında bir ittifakın oluşturulması ve bölgenin idaresinde Kürtlerle birlikte Arapların da söz sahibi olması teklifinde bulundu. Bu öneri, bölgeye huzurun gelmesi için Âl-i Cabur’un gösterdiği gayrete bir karşılıktı. Uygulanması belirsizliklerle de dolu olsa, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın geçen sene Aralık’ın 19’undaki ziyareti sırasında bunu stratejik bir adım olanak benimsemesi, Kürtlerle olan uzatmalı balayının son günlerini yaşadığı şeklinde bir sinyal olarak algılandı. [viii] Bundan önce yapılan bir başka olay, Kürtlerin rahatsızlığını artırdı. Aynı ayın 16’ısında Türk uçakları Irak’ın kuzeyindeki PKK mevzilerine bombardımanda bulundu. Irak Kürtleri ise Türklerin uçaklarının ve bu uçakların havalanmasına karar veren siyasilerin sadece PKK’ya değil aynı zamanda bölgesel Kürt yönetimine de mesaj verdiğini düşünüyordu. Büyük bir öfkeyle karşılık verdiler, özellikle ABD’nin Türk uçaklarının operasyonunu açıkça desteklemesi bir yana istihbari bilgiler vermesi, bu öfkelerini daha da artırdı. Bu hadise, Iraklı Kürtler açısından ABD’nin Irak’ın birliğine yönelik verdiği mesajların teyidi ve Amerikan desteğinin sadece Irak’taki Amerikan programına destek verdikleri sürece devam edeceğine dair hatırlatmanın bir kanıtıydı.[ix]

Tabiatıyla Kürtler, kalplerinin bağımsızlıktan yana olduğunu sürekli ifade etmekle birlikte ayrılmaya hazırlandıklarını ilan etmediler. Böylece, kendilerini belirsizliklerle dolu esaslı bir gerilimin içinde buldular: Komşularının özellikle de buraya ekonomik olarak gereksinim duyan Türkiye’nin ve kendilerine güvenliği sağlayan dost ve müttefikleri ABD’nin öfkesini çekmesi pahasına bir anda Kerkük’ü ilhak mı etmeli miydiler? Yoksa mevcut siyasi sınırlar içerisinde gelirlerinin daha fazla artırılmasını, daha fazla hak isteyerek bu kez de gelecekte güçlenecek olan merkezi bir Irak devletinin kendilerine yönelik potansiyel tehdidine göz mü yummalıydılar?

Coğrafya’dan kaçmak nasıl mümkün olabilirdi ki? Kürdistan, Kerkük’teki petrol kuyularını elde etse ve bu kuyuları geliştirse bile petrolü Akdeniz’e pompalaması gerekiyordu. Şu anki konjonktüre göre boru hattı ancak Türkiye’den geçebilirdi. Alternatifi ise Kerkük’te Kürtlerin planlarına karşı olan Suriye ile anlaşma imzalamaktı. Kürtlerin özgürlükleri, komşularıyla olan ilişkilerindeki manevralarına bağlıydı.

Belki de bundan dolayı, Mesut Barzani, benim dostça sorduğum ‘Kürtler için güvenlik mi yoksa federalizm mi önemli?’ şeklindeki soruma, federalizmin sadece bir kavram olduğunu, Kürtlerin gerçekte ihtiyaç duydukları şeyin güvenlik olduğunu söyleyerek karşılık verdi. Nasıl olmasın ki, İran’la 80’li yıllardaki ittifaklarının sonucunda gazla zehirlenerek, toplu kıyımlara maruz kalarak öldürülmeleri şeklinde karşılarına çıkan acı sonuçlar, halen hafızalarında taptaze duruyorken?

Gerçek soru şudur: Göreli de olsa Kürtlerin güvenliği nasıl sağlanabilir? Bölgesel Kürt yönetimi Kerkük’e gözlerini dikerek aslında bölgede güvenlikle ekonomik kazançların aynı anda gerçekleşeceğini düşlemişlerdi. Ancak Halepçe ve Enfal gibi geçmişte yaşanan acı tecrübelerden alınması gereken önemli derseler bulunmaktadır. Sonuçta, Saddam Hüseyin’in Irak’taki Kürt kentlerine ve köylerine uçaklarını zehirli gazlar atmak üzere göndermesi, tereddütsüz insanlığa karşı işlemiş bir suç olması hasebiyle kınanmayı hak ediyor. Ancak Kürt Partileri de, halen Halepçe halkının sorgulamakta olduğu göz ardı edilemeyecek büyük hatalar işlemişlerdi. İran-Irak savaşında İran devrim muhafızlarının ülke topraklarına girerek Halepçe’deki Irak güçlerini temizlemesini sağlayan Kürt Partilerdi. Irak rejiminin vahşiliğine bakarak bu ittifakı gerekçelendirmek ne kadar mümkün olsa da, Peşmergeler silahsız sivillere ve kendilerine yönelik tepkinin boyutlarını hesap etmeliydiler. Halepçe’de sürpriz olan şey kimyasal gaz saldırısının boyutları ve vahşetiydi. Yoksa gaz kullanması ya da toplu kıyım yapması değildi. Zaten Saddam, Kürtlere karşı bir yıldır kimyasal gaz kullanmaktaydı.

Sonuç sadece sivillere yönelik yıkımı olmadı, bu olaylarla birlikte Kürt ulusal hareketi tamamen çöktü ve savaştan vazgeçerek kaçmak zorunda kaldı. Kürt Partileri sınırları geçmiş ve sonuçların bedelini ödemişti. 1991 yılında Kürt Partilerinin yeniden toparlanması kendi gayretleri sayesinde olmadı. Onlar şimdi Kerkük’te benzer bir meydan okumayla karşı karşıyalar. Kürtlerin bu bölge üzerindeki haklarına dair coğrafya ya da tarihten hareketle -meşru olsun ya da olmasın- söylenebilecekler dışında, Kerkük’ü ilhak etmeye engel birçok husus var. Irak hükümetine ve komşu ülkelere direnmek, ABD’nin Kürtlerin Irak gemisini batırmasını istememesi ve Kerkük’ün ilhakı durumunda onu savunma yönünde Türkmen ve Arapların meydan okumaları: Açıktır ki Kürt Partileri geçmişte köylerini işgalcilerden korumayı başaramadılar. 1991 yılında Kerkük’e hakim olmaya çalışmaları, utanç verici bir şekilde sona erdi. Şayet anlaşmaya yanaşmazsa düşmanları kendilerine karşı müthiş bir fırsatı değerlendirmek için sırada bekliyor: Amerikan kuvvetleri Irak’tan çıktığında sahip oldukları bütün güçle karşılık vermeye kalkacaklar. En düşük ihtimalle komşu devletler ve onların yerli işbirlikçileri, Kürtlerin Kerkük’te yaşamalarına izin vermeyecek.

Bunun yerine Kürtler, güvenliğin sağlanması noktasındaki meşru çabalarını sürdürerek, bu tarihsel koşullar içerisinde Iraklılarla da yapacağı bir konsensusla elde edebileceklerinin en iyisini kazanmak için baskı yapmalıdırlar. Amerikalıların da desteğiyle, yararlı ve sağlam bir anlaşma yapmak için nadir bir fırsat bulunmaktadır. Belki bu anlaşma, Kürtlerin Kerkük üzerinde tam bir egemenlik sağlamasına izin vermeyecektir ancak, Kürt bölgesel yönetimine Kürtlerin doğal zenginliklerini geliştirmek için gerek duydukları uluslararası sermayenin bölgeye gelişini kolaylaştıracak federal yapılanma içerisinde doğal gaz ve petrolünü geliştirmelerine imkân verecektir. Aynı şekilde bu anlaşma, Kürt bölgesi için uluslararası toplum, komşu ülkeler ve özellikle de Irak devleti tarafından tanınan meşru sınırların oluşmasını sağlayabilir.

Sonuçta, Iraklı Kürtlerin bitmek bilmez çekişmelerle kendilerine bir nesil ya da daha fazla güvenlik sağlayacak olan bir uzlaşma arasında tercih yapmaları gerekir.

*Uluslararası Kriz Grubu (ICG) Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı Başkan Yardımcısı

Bu Makale Faruk Bayraktar tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.


[i] İran’da 1982 yılında kurulan bu Şii Partiyle yapılan koalisyonun kökleri İran-Irak savaşına kadar gider. Kuzey’de gerek Kürtler gerekse Şiiler 1988 Mart’ında meydana gelen Halepçe savaşı başta olmak üzere birçok savaşta birlikte çarpışmışlardır.

[ii] Bu parti, Barzani’nin partisinden 1976 yılında ayrılmıştır.

[iii] Bkz. Joost R. Hiltermann, A Poisonous Affair: America, Iraq and the Gassing of Halabja (Cambridge: Cambridge University Press, 2007).

[iv] 1991 Nisanı’nda ittifakın ele geçirdiği yerlerin güvenli bölgeler olarak isimlendirilmesi, sadece Türkiye ile sınır olan Zaho ve Dahok gibi yerlerle mahduttu. Irak ordusunun tek taraflı olarak çekilmesi, bu güvenli bölgenin daha da genişlemesine yol açmıştır. Uçuş yasağına gelince, bu yasak çok da isabetli siyasi tercihler neticesinde oluşmamıştır, örneğin (Arapların çoğunluğu oluşturduğu) Musul’u içine alan bu yasak, (Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu ve saldırılara daha fazla maruz kalması ihtimali olan) Süleymaniye’yi içermemiştir.

[v] Yeni anayasayı veto etme yetkisinin Kürtler tarafından değil de Sünni Arapların çoğunluğu teşkil ettiği kentler tarafından kullanılmış olması, kaderin bir cilvesidir. Bu kentler, söz konusu vetoyla anayasada Kürtler ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’nin çıkarına olan hususlar görmüşlerdir.

[vi] En büyük çelişkilerden biri de Kerkük sakinlerinin Erbil ve Süleymaniye’dekilerden çok daha fazla devlet nimetlerinden özellikle de elektrikten yararlanıyor olmalarıdır. Buradakiler kullandıkları jeneratörlerle yüksek maliyetler ödeyerek elektrik üretmektedirler. Başını alıp giden yolsuzluğun dışında Kürt yönetiminin bölgesinde yaşayan insanlara elektrik sağlayamaması, içerisinde bulunduğu idari fiyaskoyu göstermesi açısından çarpıcıdır.

[vii] International Crisis Group, Iraq After the Surge II: The Need for a New Political Strategy (Baghdad/Istanbul/Damascus/Brussels), April 2008

[viii] Condoleezza Rice’ın gazeteye 21 Aralık 2007’de verdiği demeçte, Bağdat’ta bu kişilerin başarısızlığı karşısında yerel siyasilerle işbirliğine gidilmesini büyük bir başarı olarak takdim ettiği söylemine bakılabilir.

[ix] ABD’nin Kürtlerle girdiği bir ittifakın mutlu olmayan sonuçlarından biri de ABD’nin Kürtlerden kendi çıkarlarına olmayan bir konuda istekte bulunduğunda gerçekleşti. Bu örneğin 2007 yılında Bağdat’ta el-kaideye’ karşı başlatılan seferberlik sırasında ABD’nin Kerkük’te bulunan ve şehrin güvenliğini sağlayan peşmerge güçlerinden, Huveyce’den gelen saldırılara karşı Amerikan güçlerini korumalarını istediğinde gerçekleşti. Kürtlerin canı sıkıldı ama yine de talebi yerine getirdiler.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: