Küçük, bir vazife adamı o. Bir numara değil, on numara bile olamaz. Yıldıray Oğur yazdı…

17 Ara

Yıldıray Oğur / Taraf

Üslubu zaman zaman tiyatral bir hal alıyor; savcılık iddianamesinde hoşuna gitmeyen bölümleri okurken alaycı bir ifadeyle sesini değiştirip taklit ediyormuş gibi konuşuyor. ‘Vatan’, ‘asil’, ‘Türk’, ‘şerefli’  derken hiddetlenen sesi, kiralık ev bulamadığını anlatıken, “Bu ülkede Veli Küçük olmak zor” derken, avukatlığını yapan kızının telefonlarının dinlenmesinden bahsedereken ağlamaklı oluyor. 
İtiraf etmeliyim ki, mahkeme karşısında konuşurken gördüğüm Veli Küçük bende herhangi bir nefret hissi uyandırmadı.
Hatta bir ara, adının Veli Küçük olduğunu öğrenen bir ev sahibinin evini kiraya vermekten son anda nasıl vazgeçtiğini, ancak yeraltında ev bulabildiklerini, ama o evsahibine kızmadığını, onu anladığını söylediği anda onun için üzüldüm bile.

Hitler’e kadar gitmeliyiz
Bugün Veli Küçük’ü mahkeme önünde hesap verirken gördüm. Ama kağıttan okuduğu, tekdüze, uzun ve sürprizsiz savunmasını dinlerken bir an için insan şüpheleniyor: Tam karşımızda sırtı bize dönük olarak konuşan kişi sahiden Veli Küçük mü? Gazetecilerin oturduğu sıralardan yüzünü ancak uzaktaki televizyonda görebildiğimiz bu orta boylu, kel, gözlüklü bıyıklı milliyetçi muhafazakâr aile babası tipli adam sahiden o mu?
Bunları düşünürken insanın aklına MOSSAD’ın bir operasyonla Arjantin’de yakalayıp İsrail’e kaçırdığı NAZİ suçlusu Eichmann’ın Kudüs’teki mahkemesini New York Times adına izleyen Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” (Eichmann in Jerusalem: Banality of Evil) kitabı geliyor.
Arendt de o kitapta karşısında oturan bu sakin tabiatlı, fena halde sıradan aile babasının nasıl olup da binlerce kişinin ölümden sorumlu bir NAZİ subayı haline gelebildiğini sorguluyordu.  Savunmasında “Bana verilen emirleri yerine getirdim, görevimi yaptım o kadar” diyen Eichmann için Arendt mensubu olduğu Yahudi cemaatini epey kızdıran hükmü vermişti: Bu adamın gerçekten de tek suçu aklını kullanmaktan vazgeçercesine ona verilen emirleri uygulamaktı.  Onun kötülüğü insanda nefret hissi uyandırmayacak derecede banalleşmiş bir kötülüktü.
Emir komuta içinde, düşünmeyi unutmuş, kendince bir vicdan geliştirip yaptığı her şeyi onun içine sokmayı başarmış, sıradan bir aile babası olarak yaşamayı sürdürmüş, akıllara seza komplo teorileri uğruna hayatını vakfetmiş bir vazife adamı Veli Küçük. Ama kesinlikle bir numara değil, hatta 10 numara bile değil.
Dün bütün gün Veli Küçük’ü dinledim ve şuna kanaat getirdim: Ergenekon soruşturmasının daha en başlarındayız. Genel manzarayı anlamak için sonuna kadar yani Hitler’e kadar gitmeliyiz.

Küçük ve haletiruhiyeleri
Karşımızda her cümlesine sinmiş kafasındaki Türk-İslam-devlet-Kemalizm-ordu senteziyle devletine tapan ve devleti için her şeyi yapabilecek bir adam var. Kürt sorununun aslında Ermeni sorunu olduğunu anlatan kitapları nasıl bastırıp Kürtlere dağıttığını gururla anlatan,  “Karadeniz’de Pontusçuluğun önüne geçtim” diye övünen, “Türk’ün kâbesi olan Ergenekon’a terör örgütü demekten utanıyorum” gibi replikler atan, “Burada Türk milliyetçiliği ve İslam yargılanıyor”, “Hedef TSK”,  “F tipi yeni mezun polisin işi bu iddianame” derken heyecanlanan, “Hulusi Sayınlar öldürüldüğünde niye kimse hepimiz Hulusiyiz diye yürümedi” derken öfkelenen, bu aralar benzerleri her köşebaşında karşımıza çıkabilecek sıradan biri vardı karşımızda.
Halbuki biz onu görmek ve ne dinleyeceğini duymak için sabah erken saatlerde kalkıp Silivri yollarına düşmüştük.
Taraf’ın Ergenekon davasını en başından beri takip eden muhabiri Bahar Kılıçgedik’in rehberliğinde ulaştığımız Silivri’deki cezaevi kompleksi dışarıdan bakınca bir fabrikaya benziyor. 
Artık gazetecilerle jandarma görevlilerin ahbap olmaya başladığı üç arama noktasından geçerek ulaşılıyor mahkeme salonuna.  İki aydır haftanın dört-beş gününü burada geçiren gazeteciler haber atlatma güdülerini bastıran bir dayanışma ve samimiyet ağı kurmuşlar aralarında. Güvenlik noktalarının birinden geçerken başından beri mahkemeyi izleyen hamile bir gazeteci ile güvenlik noktasındaki jandarma astsubay arasında “Nasıl gidiyor, zor olmuyor mu” sohbeti bile oluyor. Mahkeme salonuna izinsiz giren bu ayrıcalıklı bebek Türkiye’nin en küçük Ergenekon uzmanı. Türkiye’nin karanlık hikâyesi ile ilgili bildikleri bu mahkemede duyduklarından ibaret kalır diye aramızda iyi dilek lerde bulunuyoruz.

Mahkeme salonu

Bu sırada fotoğraf çekmenin yasak olduğu mahkeme salonundan, yaptığı resimleri gazetelerden takip ettiğimiz  bir ressamla tanışıyoruz. Onlar genelde mahkeme başkanı ve ifade veren sanıkların genel bir resmini çizmekle yetindikleri için, kafanızda mahkeme ile ilgili somut bir resim oluşsun diye ben size biraz ortamı anlatayım önce.
Mahkeme salonu son güvenlik noktasının açıldığı holde.  Sadece bir bilgisayarın olduğu, daha çok sigara odası olarak kullanılan bir basın odası, daha dar olan avukatların odası ve tuvaletlerin de olduğu bu hol, kapısı olmayan mahkeme salonuna açılıyor. Salon küçük ancak kötü değil. Tahta mobilya ve bordo ağırlıklı koltuk yastıklarıyla şık bir yer hatta.
Avukatlar sanıkların oturduğu ortadaki bölmeye dikey olarak sağlı sollu uzanan bölümde oturuyorlar. Sanıkların sırtı bize dönük, yüzlerini ya arada bir kim var kim yok görmek için arkaya dönerlerse ya da tuvalete çıkarken görebiliyoruz. Bir de mahkeme başında ve sonunda aileleriyle selamlaşırken. Tribünden görünebilen tek lcd ekranda ise kağıttan savunmasını okuyan Veli Küçük’ün belden yukarısını izledik saatlerce. Tutuklu bölümün en arkasına geçip, tutuksuz bölümdeki eşi Güler Kömürcü ile sohbet eden  Zekariya Öztürk’ün yüzünü gördük bir de en çok. Veli Küçük’ü dinlemeden sürekli konuştular.
İzleyiciler ve gazetecilerin ayrı ayrı oturduğu tribün, salonun en arkasında kalıyor. Tüm mahkemeyi gören en arkadaki koltuk sıralarından birini işgal edip, dar koltuk aralığında yüce adaletin karşısında uygunsuz kaçsa da, ancak bacaklarımı diğer koltuklara uzatarak oturabildim. Hole açık mahkeme salonunun kapısı yok. Giriş çıkış serbest. Gazeteciler sürekli girip çıkıp haberlerini geçiyorlar. Sanıklar da belli aralıklara tuvalet ve sigara molasına çıkabiliyor. Benim izlediğim kısımda en uzun teneffüs arasını Sedat Peker verdi.

Destek yoktu

Herkese göre bu davanın en önemli sanığı Veli Küçük’tü. Ergenekon-septikleri bile davaya ikna eden en şaibeli isim de Veli Küçük’tü. Ama Susurluk’tan beri yargı önüne çıkarılamamış bu ünlü paşanın sonunda mahkeme önüne çıktığı bugün izleyici locası ancak yarı yarıya doluydu.
Aynı zamanda avukatı olan ve kendisine çok benzeyen uzun boylu kızının yanında eşi ve çok samimi olduklarını anladığımız Sami Hoştan’ın ailesinden başka da Veli Paşa için gelmiş kimse yoktu. Ona destek için dışarıda toplanmış kimse de yoktu. Zaten davanın ilk gününde mahkeme önünde toplananların ellerinde diğer paşaların resimleri vardı ama Veli Küçük’ünki yoktu.
Genelkurmay da göstere göstere  Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’u ziyaret etmişti ama onu unutmuştu. Bir zamanların kudretli ve çok korkulan paşasını şimdi herkes yalnız bırakmıştı. Veli Küçük’ün bu “gözden çıkarılmışlık” psikolojisi içinde kendini savunmak için konuşacağı zannediliyordu. Öyle olmadı.

“Ben gerçek Veli Küçük’üm”

Ne Ergenekon’u ne de JİTEM ile ilişkisini kabul etti.
“Avcılar ve Atıcılar Derneği”nden başka hiçbir yerle kurumsal ilişkisi yokmuş.
Veli Küçük’ün anlattığı hikayeye göre karşımıza oturan arada bir Avcılar ve Atıcılar Derneği’ne giden, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal hayranı, arada milli meselerle ilgili konferanslara katılan, Bilecik Söğüt’teki Türkmen köyündeki küçük bir evinden başka bir şeyi olmayan, çok gadre uğramış emekli bir paşa. Bu yüzden “Ben gerçek Veli Küçük’üm iddianamedeki sanal Veli Küçük” dedi birkaç kez.
Lacivert takım, beyaz gömlek üstü lacivert kravatı ve ceketinin yakasında kocaman bir Dumlupınar’a tırmanan Atatürk rozeti ile herkesin çok sevdiği ve güvendiği mahkeme başkanın karşısına çıkan Veli Küçük’ün ağzından çıkan ilk kelime de ‘basın’ oldu. 
Ona göre bugün burada olmasının iki suçlusu vardı: Terörle mücadelesinden, her taşın altından çıkan Ermenilerle mücadelesinden rahatsız olan ve uzun zamandır üzerine gelen basın ve onun üzerinden TSK’yı yıpratmaya çalışan odaklar.

Komplocu devlet hangisi

Ergenekon ile TSK’nın yıpratılmaya çalışıldığını ise defalarca ve üstüne basa basa vurgulayan Küçük kendisine sahip çıkmayan TSK’ya da sahip çıktı.  Bu bir tür “bana da sahip çıkın” mesajı mıydı bilinmez.
Hizmetlerini hatırlattığı TSK’ya bağlılığında bir sorun yoktu ama konuşmasının başlarında  “Bir gün devletimin bana komplo kuracağını düşünemezdim” demesi ilginçti. Burada kastettiği “komplocu devlet” ise Ergenekon soruşturmasını yürüten devlet kurumlarıydı.
Basını çok yakından takip ettiği de anlaşılan Küçük, Murat Belge’nin bir röportajda söylediği “12 Mart sonrası Ziverbey’deki işkencecilerimden biri Veli Küçük’e benziyordu” iddiasından da bahsetti ve “Ben o sırada yolu bile olmayan Şırnak’ta bir yerde görevliydim” dedi.

Küçük’ün teorileri

Anlaşılan Veli Küçük’ün kafasında Ergenekon soruşturmasıyla ilgili de farklı birkaç komplo teorisi var. Küçük, altını çizerek ve ısrarla “Recep Erdoğan” dediği Başbakan’ın 5 Kasım’daki meşhur Bush görüşmesinde Ergenekon soruşturmasının düğmesine basıldığını düşünüyor. “Yamyam kazanına” benzettiği davanın iddianamesini  “okuldan yeni mezun olmuş F-tipi polisler” in yazdığını söylüyor. En ilginci ise Ergenekon soruşturmasının, sorgucu dediği ve adını vermediği Adil Serdar Saçan tarafından 2001’deki Tuncay Güney sorgusu sırasında tasarlandığını söylemesi. Uzun uzun örnekler vererek  bu “sorgucunun” Tuncay Güney’i Ergenekon soruşturmasına temel olsun diye o sorguda yönlendirdiğini anlatmaya çalıştı.

Savcı Öz’e öfkeliydi

“Görevini yapmıyor öç alıyor” dediği Savcıya Zekeriya Öz’e ise çok kızgın olduğu her halinden anlaşılıyordu. Özellikle de sorgu sırasında savcının “Şu Veli’yi getirin” demesini anlatırken sesi  titredi. “Yıllarca dağlarda o savcının hayatını korumuş, devletin bir paşasıyla nasıl böyle konuşur” diye çıkıştı, öfkeli gözlerini, okuduğu kağıttan kaldırınca gördük.  Polis sorgusunda “küpeli, uzun saçlı bir polisin ona düşman gibi baktığından” bahsederken de  öfkesini dizginleyemedi. Bir de üzerine basa basa savcıyı ve polisleri yönlendirdigini düşündüğü “Recep Erdoğan”, F-tipi yapıdan bahsederken. 
Bunları anlatıken sinirlenince mahkeme başkanı “Ara vermemizi ister misiniz” diye sordu. Galiba o da “İlacımı istiyorum” dedi. Bu arada Veli Küçük’e çok saygı duyduğu ve çok bağlı olduğu vücut dilinden anlaşılan, pek de öyle karanlık mafyöz bir tipe benzemeyen hatta sevimli bulanabilecek Sami Hoştan ayağa fırladı ve cebinden bir hap kutusu çıkardı (galiba dil altı hapıydı bu) ve mübaşir aracılığıyla paşaya verdi. 

Susurluk’u Hoştan’dan öğrenmiş

Sami Hoştan ile tanışma hikâyesini anlatıken Küçük, “1994’te Edirne’de görevliyken, istihbarat alırım diye gazinocu Sami Hoştan’la tanıştığını”, “Onun yurtdışında PKK tarafından tehdit edildiği için bazı olaylara girdiğini” bildiğini söyledi ama bu olayların ne olduğundan bahsetmedi. Susurluk kazasını da yine bu olaylara giren Sami Hoştan bildirmiş.
Veli Paşa “Terörle mücadelede Güneydoğu’da basmadık taş bırakmayan Hüseyin Kocadağ” ve “şanlı Bucak ailesinin lideri Sedat Bucak” ile olan tanışıklığı yüzünden ilgilenmiş kazayla. Ve Balıkesir Emniyet Müdürü’nü aramış. Ona Mehmet Özbay’ın Abdullah Çatlı olabileceğini de ilk söyleyen Veli Küçük’müş. Bunu kendisinin nereden bildiğini, Emniyet Müdürü’nün neden bilmediğini ise, “Daha önce meclise verilen bir soru önergesi vesilesiyle medyada yer almıştı oradan biliyordum” diye açıklıyor. Sonra Genelkurmay’ın kendisini aklayıp Hanefi Avcı’yı suçladığı soruşturma raporunun sonucunu okudu uzun uzun. Getirilemediği söylenegelen TBMM Susurluk Komisyonu’na da davet edilmediğinden gitmemiş.

“Tuncay” dedi

Ve tanıdığı bir başka isim Tuncay Güney. Bir ara ondan bahsederken “Tuncay” diye ağzından kaçırdı. Karakoldaki sorgusunda Tuncay Güney ile kendisini kimin tanıştırdığını hatırlamadığını söylemişti Veli Küçük. Mahkemede ise galiba doğruyu söyledi ve emekli albay Necabettin Ergenekon’u adını vermeden ima etti. Böylece Güney’in anlattığı tanışma hikâyesine de yaklaşmış oldu. Yine polis ifadesinde Tuncay Güney ile daha soğuk bir ilişkiden bahsetmişti. Mahkemede ise Tuncay Güney’in Giresun ve İzmit’teyken kendisine istihbarat getirdiğini kabul etti. Ama bu istihbaratlar iyi değilmiş, Güney bir operasyonun parçası olarak onunla ilişki kurmuş. Polis ifadesinde Tuncay Güney için itibarsız yalancı diyen Küçük mahkemede kendisi, Perinçek ve Zekeriya Öztürk’te çıkan Ergenekon belgelerini o tarihlerdeki tek ortak tanıdıkları olduğunu söylediği Tuncay Güney’in eseri olduğunu söylüyor ve Güney’in birileri için çalıştığını ima ediyor.
“Savcı, kendisi aleyhinde tanıklık yapması için aralarında Sedat Peker, Alaaddin Çakıcı’nın da olduğu pek çok isme baskı yapmış”, hatta Avrupa seyahati önerdikleri bile varmış “gerekirse açıklarım bu isimleri” diyor.
Bir de Veli Küçük adının kullanılmasından dertli Küçük. Gebze’de kendisinden habersiz Veli Paşa Döküm Sahası bile kurulmuş.
Bir de benim bu yazıyı yazmak için çıktığım bölüm var ki onu artık Bahar’dan okuyacaksınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: