Turkish Al Kaida

22 Kas

Etyen Mahçupyan
Danıştay baskını olduğunda Ertuğrul Özkök sosyolojik zekâsını gazeteci ‘derinliği’ ile birleştirip, yazısına “Cumhuriyet’in 11 Eylülü” başlığını koymuştu. Türkiye’de de şeriatçı güçler özgürlüklerden ve demokrasiden yana olan rejimi yıkmak üzere faaliyete geçmişlerdi ve ABD’ye olan küresel direncin bir yansıması da Türkiye’deki dincilerin aydınlık kemalist sisteme saldırısıydı. Hedef de aynen 11 Eylül’de olduğu gibi stratejik olarak seçilmişti. Nasıl New York’taki ikiz kuleler ABD değerlerinin küreselleşmesini temsil ediyorsa, benzer bir biçimde üst yargı da kemalist değerlerin tüm ülkede yerleşik hale gelmesini ifade ediyordu. Ayrıca zaten bu gibi eylemler tamamen dinsel bağnazlıkla bağlantılıydı. Amaçlanan şeyin korkunçluğu, eylemi kat be kat aşıyordu. Karşımızda gözü dönmüş bir cinayet şebekesi ve onu besleyen ilkel bir ideoloji vardı…

Ne var ki ortaya çıkan bulgular bu yaratıcı benzetmenin kolaycı bir yanılsama olduğunu ortaya çıkardı. Hatta bu benzetmenin böylesine kolayca yapılması, Özkök gibilerinin belki de yanılsama nedeniyle değil, ‘bilerek’ bu değerlendirmenin parçası oldukları kuşkusunu doğurdu. Aynı insanların Ergenekon çetesi ile ilgili gerçekler karşısında utangaç ve sıkıntılı tavırları ise, bu kuşkuyu ‘anlamlı’ hale getirdi. Velhasıl buradan bize düşen hisse, bu tür benzetmelerin öyle hızlı bir biçimde yapılmasının sakıncalı olduğudur. Beklemek, delilleri biraraya getirmek ve ancak emin olduğunuz noktada bu tip uyarıcı tanımlar yapmak durumundasınız. O nedenle ben de bir süredir bekliyordum… Suikast planları, silah depoları, manipülasyon çalışmaları birbirini desteklese, bunlara Dağlıca ve Aktütün benzeri kasıt ima eden ihmalkârlıklar eklense, hatta kendi emrindeki askere mayın döşeyen komutanlar görülse de, doğru olan gazetecilik dürtüsünün dizginlenmesiydi.

Ancak Kafes bizleri özgürleştiren adım oldu… Şimdi tablonun sadece bütününü değil, gerçekten de ne olduğunu görüyoruz. Söz konusu eylem planının ekleri arasında çıkan notlarda Koç Müzesi ile ilgili olarak şunlar söyleniyor: “Malzemeler yerine konulmak üzere operatöre ulaştırıldı. Müzenin ziyaretçilerini arttıralım… Öğrenciler projenin en önemli parçası.” Ne kadar sanatsever bir ordumuz var diye de düşünebilirsiniz. Ama bu olayın Müze’deki bir denizaltıda gizlenen bombaların patlatılmasıyla ilişkili olduğunu anladığınızda, bu satırları soğukkanlılıkla yazan, okuyan, onaylayan, ‘eylem planı’ olarak ‘kıymetlendiren’ herkesin muhtemelen caniliğin kıyısında gezindiğini düşüneceksiniz. Al Kaida elemanları da muhtemelen 11 Eylül’ü gerçekleştirmeden önce cinayet işlememişlerdi ama ruhlarını ‘şeytana’ teslim etmişlerdi.

Aslında Özkök’ün aradığı benzetme aynen geçerli… Türkiye’nin özgürleşmesini, demokratlaşmasını engellemek isteyen, buna tahammül edemeyen gerici, bağnaz, ilkel ve karanlık güçler sembolik bir suikast eylemi planlıyorlar. Hedef stratejik olarak seçilmiş. Koç grubu hem laik burjuvazinin en önde gelen ailelerinden birine ait, hem de bu ailenin hikâyesi Cumhuriyet ile epeyce paralel. Ayrıca hükümete pek yakın olmadıkları da biliniyor. Yani ‘dincilerin’ seçebileceği bir hedef… Ama daha da önemlisi bu bombalar çocukları havaya uçurmak için ve eylem planını ortaya koyan notlarda görüldüğü gibi, ne kadar çok çocuk öldürülse o kadar iyi. Çocuk ise bilindiği üzere Atatürk’le doğrudan bağlantı kurulabilecek bir simge. Ne de olsa Atatürk bu ülkeyi onlara emanet etmişti… Dolayısıyla çocuklara saldırı ‘dincilerin’ bu ülkenin ‘aydınlık’ geleceğine saldırısı olarak sunulabilir.

İtiraf etmek gerek ki Al Kaida’nın böylesi bir manipülatif kötücüllüğü yoktu. Onlar kendilerine benzemeyeni ve ideolojik olarak mahkûm ettikleri sistemi doğrudan, kendi hayatlarını da feda etme pahasına vurdular. Bu özellikler onları cani olmaktan çıkarmıyor… Ama anlaşılması zor olsa da bir tür naifliği ima ediyor. Oysa bizdeki Ergenekon’un kötücüllüğü ve vicdansızlığı Al Kaida’yı kat kat aşıyor. Bunların mevki sahibi, saygı gören insanlar olduğunu düşündüğünüzde insanlıkla ve içinde yaşadığınız toplumla ilgili sorularınız daha da artıyor. Al Kaida elemanları kendilerini küresel durumun mağdurları olarak görüyorlardı. Ergenekon elemanları ise ellerindeki gücü bırakmak istemeyen sömürücüler. Al Kaida’nın ideolojik dayanağı, adaleti yücelten bir dindarlıktı. Ergenekon’un ideolojik dayanağı ise adaletsizliği meşru kılan bir resmî söylem ve ona dayanan bir tahakküm sistemi.

***

YARSAV’ın yeni seçilen başkanı ezberlenmesi pek de güç olmayan şu cümleyle görevi kabul etmiş: “Temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan uygulamalara karşı, yargı bağımsızlığı… hedefiyle mücadele kararlılığımızı sürdüreceğiz.” Türkiye’de yargı, adaletsizliği meşru kılan bir sistemin payandası olmayı içine sindirmekle kalmıyor, tarafsızlığı reddetmesine rağmen ille de bağımsız olmak istemesiyle, aslında o sistemin bilinçli parçası olduğu kanısını doğruluyor. YARSAV üyelerinin Koç Müzesi ‘müstakbel toplu cinayeti’ ile ilgili ne söyleyebileceklerini merak ediyorum. Bu konuda susmanın ne anlama geldiğinin umarım farkındadırlar. O toplu cinayetin gerçekleştiği gün acaba orada olmamak gerektiğini bilenler var mıydı? Bunu bilemeyiz ama belki de YARSAV üyelerinden bazılarının bu konuda ‘tahmin edip’ de söyleyemedikleri şeyler vardır…

***

Birbirini tamamlayan ikililer hafızamızda özel bir yere sahiptir. Laurel ve Hardy gibi… Edi ile Büdü gibi… Öymen ile Kılıçdaroğlu gibi. Aslında Öymen’in eline su dökmek zor. Dersim katliamında Atatürk’ün doğrudan yönlendirici olduğu gerçeğini, resmî uyduruk tarih marifetiyle uzun süre gizlemiştik. Bu kente aynen Muğlalı Kışlası misali nasıl Tunç Eli operasyonu sonucu Tunceli dendiğini de unutmuştuk. Ama sağ olsun Öymen duruma müdahale etti ve çok doğru şeyler söyledi. Örneğin “Atatürk’ün yaptıkları bir bütündür” dedi; “CHP’nin temel görevi Cumhuriyet’e, Atatürk’e sahip çıkmaktır” dedi; “Cesaretiniz varsa Atatürk’ün dönemini eleştirin” dedi; ve nihayet “Ben faşistsem Atatürk ne oluyor” diye de noktalamış oldu. Ülkeyi bu denli rahatlatan bir açıklama son zamanlarda pek olmuyordu. Öymen’e söylenebilecek tek şey herhalde “Allah razı olsun, ağzınızdan bal damlıyor” olmalı.

Kılıçdaroğlu ise Dersimli… Ama bu duruma düşen Dersimliye başka bir ad mı veriliyor bilemiyorum. Meğerse CHP’nin tüzel kişiliğine sistemli bir saldırı varmış ve bunun amacı da AKP’nin yarattığı korku ve sindirme operasyonunu gizleme çabasıymış. Burada sözü edilen Ergenekon çetesinin üzerine gidilmesi. Anlaşılan Kılıçdaroğlu bunu istemiyor… Ergenekon çetesinin devlete hâkim olmasına, gerekirse Koç Müzesi’ni havaya uçurmasına, çocukları bu kez mağaralarda değil ama – modernleştik ya- müze koridorlarında havaya uçurmasına itiraz etmiyor. Bunlar hep ‘ikincil’… Asıl olan sistemin sürmesi. Bunun için de Atatürkçülük lazım. Ne yazık ki o da bir ‘bütün’. Sizi kuşatan, hapseden ve sonuçta bir çetenin pasif militanı haline getiren bir ‘çağdaşlık’ hali… Cinayet işleyebilen, insanlığından feragat edebilen bir anlayışa ‘çağdaş’ denmesi de işin hoş tarafı.
taraf gazetesi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: