‘28 ŞUBAT’IN OLUŞUMUNDA KOÇ GRUBU’NUN, RAHMİ KOÇ’UN BÜYÜK ETKİSİ VARDIR’

1 Oca

huseyinkocabiyik

ÇİLLER’İN ESKİ BAŞDANIŞMANI HÜSEYİN KOCABIYIK’TAN ‘KOZMİK ODA’DA ŞOK AÇIKLAMALAR!

‘28 ŞUBAT’IN OLUŞUMUNDA KOÇ GRUBU’NUN, RAHMİ KOÇ’UN BÜYÜK ETKİSİ VARDIR’

‘RAHMİ KOÇ ÇİLLER’İ GÜMRÜK BİRLİĞİ’NE KARŞI TEHDİT ETTİ ARDINDAN HÜRRİYET’İN ‘CIA AJANI’ VE MİLLİYET’İN ‘MAL VARLIĞI’ MANŞETLERİ GELDİ

‘YEDİĞİ YUMRUK YILMAZ’I DEMİREL İLE YAKINLAŞTIRDI VE BAŞBAKANLIK YOLUNU AÇTI’

‘28 ŞUBAT’IN YÜRÜTMESİ ÇETİN DOĞAN PROJESİYDİ, HER AŞAMASINDA ÇETİN DOĞAN VARDI,’

TRT Haber’de Kozmik Oda programının konuğu olan Tansu Çiller’in 1995-99 yılları arasındaki başdanışmanı Hüseyin Kocabıyık Rıdvan Memi’nin sorularını yanıtladı.. Hüseyin Kocabıyık, programda çok tartışılacak açıklamalar yaptı, işte o şok açıklamalar!

Çiller 93 Konseptinin neresindeydi?

93 konseptinin bir bakıma karar merciindeydi. Bir bakıma değil, doğrudan doğruya. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanıydı. Anayasal olarak da karar merciindeydi. Olay şuydu, o günü hatırlayın bütün gazetelerde şu manşetler atılıyordu “Durdurun bu kanı”. Toplum tam bir travma yaşıyordu. Devlet kendine güvenini kaybetmişti. Bu bambaşka, değişik bir şeydi. Devleti ne yapacağına dair bir ikilem içinde bırakmıştı. Tam bu noktada 13 Haziran 1993 te DYP ye genel başkan olan ve dolayısıyla Başbakan olan Tansu Çiller devletin güvenlik güçlerine toplumun talebini yansıttı, durdurun bu kanı dedi.

Geriye dönüp bakıldığında o dönemdeki özellikle faili meçhuller, devlet ve devletin içindeki birtakım insanların da müdahil olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla durdurun bu kanı diyenler kanın akmasından da sorumlu değil mi?

Bakın bu çok tartışılan bir mesele. Ben faili meçhullerin bir devlet politikası olduğunu hiçbir zaman kabul etmedim.

Atilla Kıyat doğru söylemiyor mu?

Hayır doğru söylemiyor Atilla Kıyat. Bu aynı zamanda sorumsuz da bir yaklaşım. Terörle mücadelenin tabiatı son derece karışıktır. Disiplini ve istikrarı uzun süre devam ettiremezsiniz. Nitekim devletin içinde çeteleşmeler ve faili meçhul cinayet işleyeneler olmuştur. Ama bu ülkenin anayasal kurumlarında konuşulmuş karar verilmiş bir faili meçhul bir hukuksuzluğu ortadan kaldırma politikasına ben görev yaptığım dönemde elime geçen dokümanlara geriye doğru baktığım zaman böyle bir şeyin izine rastlamadım.

94 yılında Çiller’in Türkeş ve Karayalçın’la birlikte Taksim’de düzenlediği laiklik mitingine bu üç liderin kendi istekleri ile çıkmadıklarını söylüyorsunuz ve bu Ergenekon’un ilk eylemidir diyorsunuz. Böylesine üç lideri kim nasıl ikna eder böyle bir mitinge?

2007 den sonra yapılan Cumhuriyet mitinglerinin bir benzeridir bu. Ben 1994 teki Taksim Laiklik mitingini de izledim. Oradaki tablo şuydu resmi bir el ilkokuldan liseden ne kadar çocuk varsa o meydana yığmış. Orada kürsüye çıkan liderleri temsil ettikleri siyasi gelenekler açısından değerlendirdiğinizde o üç liderin o kürsüde bir araya gelmemesi lazım. Bugünden zamanı geriye doğru sündürerek ve yaşadığımız olayları da dikkate alarak baktığımızda bugün karşımıza Ergenekon olarak çıkan darbeci vesayetçi zihniyetin o vakit toplumu önümüzdeki dönemde laiklik irtica gerilimine hazırlamaya başladığını görüyoruz. Belli ki bu üç lider Türkiye’de böyle bir tehdidin varlığı konusunda ikna edilmişler.

Askerler tarafından mı?

Ben bunun karargahın içinde sonra karşımıza BÇG olarak çıkan cunta hareketi tarafından yapıldığını düşünüyorum.

O tarihte BÇG var mıydı?

Bence o tarihte kuruldu.

94 te kuruldu?

Evet. 94 Taksim Mitingi BÇG’nin ilk eylemiydi aynı zamanda. Benim kesinleşmiş kanaatim bu. Tansu Hanım’a sordum bunu efendim neden böyle bir şey yaptınız diye. Net bir cevap veremedi. Onun bu tutumundan da bir telkinle karşı karşıya olduğunu anladım.

28 Şubat’ı askerler planlamadı büyük sermayenin organizasyonuydu diyorsunuz. Hatta sobn katıldığınız televizyonunda TÜSİAD ve çevresi denildi sizin tarafınızdan.

Aslında TÜSİAD ve çevresi yanlış bir nitelendirme onu belki bugün sizin programınızda düzeltmek lazım. Aslında öne çıkan isimler var tabi TÜSİAD’ın içinde olan ve herkesin bildiği.

Kimi kastediyorsunuz?

Ben bunu söylemekte de bir sakınca görmüyorum. Haksızlık etmiş de olmayız. Öyle olsa söylemem zaten. Ama yine de başta şunu söyleyeyim İsmini zikredeceğimiz insanlar tabi önemli insanlar. Bu ülkenin tarihiyle özdeşleşmiş insanlar. Bütün bunları onların o saygınlıklarını dikkate alarak söyleyeceğim. Sonuçta bir aktör olarak tarihin içinde yer aldıkları için söyleyeceğim bunu. Özellikle 28 Şubat’ın oluşumunda büyük sermayenin ve bilhassa Koç Grubu’nun büyük etkisi olmuştur.

Nasıl?

Orada piramit şöyledir. Tepede büyük sermaye 28 Şubat diye bir şeyin gerçekleşmesini, organize edilmesini istedi. Ve büyük sermayeye bağımlı, büyük sermayenin alt kümesi bir medya vardı ve bu medya harekete geçti. Büyük sermaye beka kaygısını, bakın beka kaygısı diyorum ve kendi ekonomik doktrinini orduya yani askerlere laiklik tehlikede, irtica tehdidiyle karşı karşıyayız şeklinde projekte etti. Ve askerle büyük sermeyenin bu teşviğini bu şekilde tercüme ettiler. Büyük sermaye yani Koç Holding Gümrük Birliği’ne girmemiz haline samimi olarak Cumhuriyet tarihi boyunca sanayi adına yapıp ettiği her şeyin ki çoğu Koç ailesi üzerinden yapılmıştır…

Koç Grubu derken belirtmek lazım belki de Rahmi Koç’tan bahsediyoruz yani…

Tabi tabi. Çökeceğine inandı. Samimi olarak inandı buna Rahmi Koç ve Gümrük Birliği’ni istemedi. Çünkü bütün kurduğu o sanayi tesislerinin batacağına inanıyordu. Rekabet edemeyeceğine inanıyordu. Nitekim daha yakın geçmişte kendisi bunu itiraf etti. Dedi ki, “Biz korkuyorduk ama Gümrük Birliği iyi oldu bizim için her alanda dünyayla rekabet ediyıruz”. Dolayısıyla 28 Şubat’ı kazıdığım zaman ben büyük sermayeyi gördüm.

Koç Grubu dışında başka grup?

Bakın Sabancı 28 Şubat’a karşı çıktı. O zaman da zaten bir TV programına çıktılar. Rahmi Bey dedi ki “28 Şubat doğrudur. Türkiye’de irtica tehdidi vardır. Rahmetli Sabancı da hayır ben öyle görmüyorum dedi.

O dönemdeki çalışma arkadaşlarınızdan Şükrü Karaca “bu olmayınca Tansu Hanım’dan birkaç milyara dolara varan sübvansiyon talep etmişlerdi” demişti. Bu doğru mu?

Tabi doğru o gün büyük sermayeyle Refah-Yol’un kafa kafaya gelmesinin sebeplerinden bir tanesi budur. Nitekim AK Parti döneminde de böyle bir olta oldu. IMF ile anlaşması için başbakan üzerine baskı yaptılar, Tayyip Bey üzerine. Özellikle de Koç Grubu yaptı. Söyledikleri şuydu “IMF den 30-35 milyar dolar para alınacak bu paranın bir kısmını bize verin. Sanayimizi güçlendirmemiz lazım, üretim birimlerimizi güçlendirmemiz lazım.”

O dönemde en çok tartışılan şeylerden biri de 28 Şubat süreci içinde. Medyanın rolüydü. En dikkat çeken şey neydi sizin açınızdan? Örneğin genel yayın yönetmenlerinin tavrı tanık olduğunuz ya da patronların?

Muazzam bir rol oynadı medya. Kendi iradelerini bu kadar kolayca bir baskıya bir otoriteye devredebileceklerini ben hiç düşünmemiştim. Kolayca devrettiler güçlerini. Yani Erol Özkasnak Genelkurmay Genel Sekreteri, arıyordu talimat veriyordu, manşet atıyorlardı. Ve çok enteresan aslında şurada konuşsanız yemek yeseniz çok demokrat falan diyeceğiniz insanlar paşaların o telefonu ile bir vampire dönüşüyorlardı. Attıkları manşetleri bilmem hatırlar mısınız? Korkunç şeylerdi.

Siz çok yakınındaydınız Tansu Çiller’in eminim ki o dönemde bir takım gazetelerin genel yayın yönetmenleri ile sizin de tanık olduğunuz diyaloglar olmuştur…

Ben şunu gördüm. Tansu Hanım’ın üzerine çok acımasızca geldiler. CİA ajanı diye Hürriye Gazetesi 9 sütuna manşet attı. Ardından mal varlığı.

Neyin arkasından geldi bunlar?

Gümrük Birliği sürecini baktılar ki Tansu Hanım hızla işletiyor, orada Tansu Hanım’ı tasfiye etmek istediler.

Bunun yapılacağına dair herhangi bir tehdit var mı öncesinde?

Var tabi. Büyük sermaye tarafından.

Büyük sermaye derken yine aynı ismi mi algılayacağız? Rahmi Koç mu?

Evet aynı isim. Bu tehdit yapılmıştır. Rahmi Bey kendisi itiraf etti zaten bunu yanıldık diye. Rahmi Bey’in ismini telaffuz etmemin nedeni şu; Şüphesiz saygın bir insan ama Rahmi Bey son 20 yılda Türk siyasetinde önemli etkileri olan bir insan olmuştur. Gümrük Birliği sürecine bağlı olarak 28 Şubat düşüncesinin ortaya çıkmasında onun tutumunun payı vardır. Ondan sonra 2001 yılında Tayyip Erdoğan imajı yükselmeye başlayınca “Tayyip Bey’in 1 milyar doları vardır” demiştir. İki gün sonra yargı harekete geçmiştir. Sonra onun için de özür dilemiştir Rahmi Bey. Hatta koltuğunu bile terk etmek zorunda kalmıştır. Rahmi Bey gibi saygın bir ailenin önemli bir isminin çıkıp bir gün kamuoyu önünde öz eleştiri yapması gerekiyor. Bunu yaparsa toplumdaki saygın kişiliği devam eder ve geleceğe de intikal eder. Bunu yapmazsa ben ya da başkaları Rahmi Bey’i her zaman tartışmaya açacaklardır. Bu kaçınılmaz.

O süreçte Sayın Çiller’in bir önerinizi dinelemediğini biliyoruz? 28 Şubat’ın ünlü MKG’sına hazırlanırken siz bir şey öneriyorsunuz. Diyorsunuz ki “Size yüklenecekler. Yüklendikleri an toplantıyı terk edin. Bunun demokrasiye yönelik bir saldırı olduğunu söyleyin ve mecliste karargah kurun” Sayın Çiller bunu yapmadı neden?

Yapmadılar şunun için. İçeride neler olabileceğinin rejisini bile yazdık vermiştik ve nitekim kelimesi kelimesine bizim yazdığımız gibi cereyan etmişti. Falanca paşa size dönecek ve şunları söyleyecek bağırarak demiştik ve aynen bunlar oldu. Bu bir tahmindi tabi. O gün 28 Şubatçı paşalarımız dışarıdan çok kolay okunan adamlardı. Sadece Çetin Doğan’ı okumakta güçlük çekiyorduk. Bakın o gün içeride siyasilerin önüne koydukları dosyala neden ibaretti biliyor musunuz? Gazete kupürlerinden ibaretti. Yani çok gayrı ciddi bir şeydi aslında.

Peki o kadar gayrı ciddi bir şeye nasıl teslim oldular?

Bu soru her gündeme geldiğinde üzüntü duyuyorum. Kalkıp o dosyaları fırlatıp, kapının önüne çıkıp askeri bürokrasi tarafından Türk demokrasisine yönelik bir müdahale olduğu söylenmeliydi. Ve kararnameleri yazılıp Cumhurbaşkanı2nın eline verilmeliydi. Ondan sonra da meclise gidip Türk demokrasisi adına bir zafer kazanılmalıydı. Bunu yapmadılar. Niye yapmadılar? Korkudan değil onu biliyorum. Sadece Türk politikacısı özellikle sağ cenahta kendi ordusuyla askeriyle kafa kafaya gelmek, sert bir mücadele içine girmek… Geleneğinde böyle bir şey yok.

Varsın demokrasi gitsin mi yani?

Biraz öyle oluyor maalesef. Bir de Türkiye’de darbeyi yapmış insanlar tamam. Onlar kahraman olmuşlar. Darbeye karşı direnince ne olacağını kimse bilmiyor. İnsanların kafasına ipte asılmış bir başbakan resmi yerleştirilmiş. Darbeye direndiğin zaman buradan ne çıkar ne olur? Bilmiyor. Siyasetçinin hafızasında böyle bir tecrübe yok. Biz bunu ne zaman öğrendik? Türkiye koskoca bir darbeler tarihi. Kaç tane darbe oldu. Biz anca 27 Nisan’da darbeye hayır dediğiniz zaman ne olabileceğini gördük. Demokrasi kazanıyor. Milli irade kazanabiliyor bunu gördük.

28 Şubat’tan 23 gün kadar önce sayın Demirel’in Erbakan’a bir uyarı mektubu gönderdiğini biliyoruz. Siz bu mektubun içeriğini biliyor musunuz?

Biliyorum. O uyarı mektubunu da gördüm ben üstelik. Orijinalini de gördüm. Uyarı mektubunda şunu söylüyor, Laikliğin tehdit altında olduğuna dair algılar var. Bunlara dikkaty edelim gibi bir şey. Bu minval üzere yazılmış bir mektup. Esas şeyi budur yani. Bunlara dikkat edin. Bu mektubu yazarken Demirel üniversitelerde laikliğin tehdit altında olduğunu söylüyordu biz de Tansu Hanım’la konuştuk dedik ki “Gelin Demirel’e bir mektup yazalım”. Bir mektup yazdı Tansu Hanım Demirel’e ve dedi ki, “Sayın Cumhurbaşkanım laiklik hangi konuda ve nerede tehlikedeyse bize bildirin gereğini hemen yağmaya hazırız” dedi. Cevap geldi Demirel’den “Ben laiklik tehlikede demiyorum ki. Böyle inananlar var diyorum” dedi. O mektup da Tansu Hanım’ın elinde bir tarihi belge olarak duruyor.

Sayın Çiller’in 1997’de bugün belki çok az kişi tarafından hatırlanan Sultanahmet Mitingi var. Hatta bazı gözlemciler Çiller için sonun başlangıcı oydu der. Bu mitingte Çiller başta aydın Doğan olmak üzere dönemin bütün medya patronlarına adeta bir savaş açtı. Kullandıkları kredileri açıkladı v.s. Ne oldu o mitingin arka planında?

Gelmiş geçmiş bütün sağ partiler medya sektörüyle, iş çevreleriyle girift ilişkiler kurdular bunu biliyoruz. Özal da yaptı, Demirel de yaptı. Hatta Tansu Hanım da bir dönem yaptı. Ama bir takım sermaye grupları ve medya devletle öyle özel ilişkiler kurmuşlar ki devlet bunlara sürekli olarak kredi, teşvik ve çeşitli kolaylıklar yapmak zorunda olan bir kurum adeta. 1994 ekonomik krizi olmuş bir takım sıkı para politikaları uygulanacak. Ve Tansu Hanım bunları kesti bir kere burada bir problem çıktı. İkincisi Refah-Yol kuruldu. Refah-Yol havuz sistemiyle rant gelirlerini kesti. Zaten 28 Şubat filan buradan çıktı işte. Onu söylemeye çalışıyorum.

Peki mitingin sonrasında ne yaşandı?

Mitingin sonrasında artık Tansu Hanım’ın cezalandırılması kararı çıktı o anlaşılıyor. Çünkü ondan sonra Tansu Hanım’la ilgili mal varlığı suçlamaları, CİA ajanı, eroin kaçakçısı, örtülü ödenek, şaibe hanımlar… Yani korkunç bir saldırı yapıldı ve öyle sürdü.

O süreçte bir anekdot aktarıyorsunuz. Çevik Bir yanından bir grup asker varken toplanın bakın ne yapacağım diyor ve Sayın Erbakan’ı arayıp maaşları yükseltin yoksa bildiri yayınlayacağım diyor. Niye yapıyor bunu? Daha önemlisi maaşlar yükseldi mi?

Tabi yükseliyor. Ve muazzam bir zam yapılıyor. Ben bunu Tansu Hanım’dan dinledim. Sayın Erbakan Tansu Hanım’ı arıyor ve çok üzüntülü bir şekilde bu olayı anlatıyor. Tansu Hanım da merak etmeyin ben ilgileneceğim siz üzülmeyin demiş. Çevik Bir karargahta çok popüler o günlerde. Biraz da nefsani bir şey sanıyorum. Çevresine albaylar, genç subaylar, işte maiyetindeki subayları toplamış bir liderlik gösterisi yapıyor. Ben siyasi iktidar üzerime bu kadar etkili bir adamım. Tabi maaşlar da yükseltiliyor. Muazzam şekilde yükseltiliyor.

Çevik Bir daha sonrasında ben kullanıldım dedi?

Gördü çünkü. Benim 28 Şubat nerden çıktı sorusuna verdiğim cevabı gördü. Orada Mesut Yılmaz başbakanlık için bu süreci kullanıyor, Demirel tekrar Cumhurbaşkanlığı için, büyük sermaye bankaları yağmalamak için süreci kullanıyor, gariban asker de samimi olarak vatanı korumak laikliği korumak, cumhuriyeti korumak için uğraşıyor.

Siz o süreçte bugün balyoz davasından yargılanmakta olan Çetin Doğan’ın çok etkin olduğunu söylüyorsunuz. BÇG’nin en önemli ismi o dönem. Diyorsunuz ki Çetin Doğan’ın 28 Şubat döneminde aldığı her nefes, attığı her adım suçtur. Neden?

Birçok andıçın altında Çetin Doğan imzası vardır. O andıçların hepsi anayasa suçudur. O andıçları gördüm tabi. Örnekleri de var bende. Hasan Celal Güzel de açıkladı zaten. Bakın size bir Çetin Doğan analizi yapayım. Çetin Doğan, bana göre son 50 yılda Türk ordusunun Harbiye Mektebi’nde yetişmiş en parlak subay. Bana sorsanız ki Türk Silahlı Kuvvetlerinin son 50 yılında sizin en çok dikkatinizi çeken subay kim? Çetin Doğan’dır. Olağanüstü zeki ve yetenekli bir insandır. Ve iyi bir kurmaydır. Çetin Doğan eğer bu yeteneklerini ve enerjisini askerlik mesleğine verseydi muazzam eserler çıkartabilirdi veya muazzam bir sistem adamı olabilirdi. Ama o yeteneklerini ve enerjisini cunta darbe vs işlerle harcadı. 28 Şubat’ın her aşamasında ben Çetin Doğan’ı gördüm. Ama Çetin Doğan hiç konuşulmadı. Çevik Bir, Erol Özkasnak, Karadayı konuşuldu. Bazı diline hakim olamayan generaller… Bunlar konuşuldu Çetin Doğan hiç konuşulmadı. Oysa Çetin Doğan her şeyin arkasında olan insandı. Ben o zaman biliyordum bunu.

28 Şubat bir Çetin Doğan projesi miydi?

Bana göre biraz da öyleydi. Ya da şöyle söyleyeyim. Bakın Batı Çalışma Grubu’nda bir kurmay zekası vardı tabi. İşte o kurmay zekası bana göre Çetin Doğan’ın zekasıydı. Bakın 28 Şubat’ın hemen sonrasında Kıvrıkoğlu geldi ve 28 Şubat ekibini Kıbrıs’taki kurşundan sonra dağıttı. Ama Çetin Doğan’a bir şey olmadı. O kaldı. Sonra 2002 de balyoz. O konuya girmeyeceğim mahkeme devam ediyor ama Çetin Doğan beni yanıltamaz. Ben Çetin Doğan’ı iyi tanırım. Çetin Doğan bu işlere çok meraklı ve çok zeki bir insan. Bugün şu anda davası devam ediyor ama Türk halkı üzerinde korkunç bir psikolojik savaş yürütüyor. Çok zeki bir insan. Yani şunu söylüyor mahkemeden bir ceza gelirse bile mahkeme sonrası süreçleri etkilemeye çalışıyor benim gördüğüm.

“Sorumluluk benimdir. Arkadaşlarım değil benim yargılanmam lazım” cümlesinden hareketle mi söylüyorsunuz?

Tabi balyoz davasını parantez içine alıp orada kendisine bir kahramanlık alanı inşa etmeye çalışıyor.

Bazı askerlerin Öcalan’ın ifadelerine Mesut Yılmaz ismini karıştırmak istediklerini ve bir DGM savcısının buna engel olduğunu bir nevi yeni bir andıç vakasına işaret ederek söylüyorsunuz. Öcalan’ın hangi ifadelerine… Yargılanma sürecindeki ifadelerine mi karıştırılmak istendi Yılmaz’ın ismi ve nasıl?

Bu olayı birkaç kişi bilir. Biri de benim. Mesut Bey’e böyle bir tuzak kuruluyordu. Sanıyorum 99 yılıydı.

Yani Abdullah Öcalan Mesut Yılmaz aleyhine bir ifade mi verecekti?

Şemdin Sakık’la bazı gazeteciler için uygulanan metodun aynısı işte. Aynı metodu Mesut Yılmaz için kullanacaklardı. Bir tevatür var ya, hoş onun doğru tarafları da var.

Öcalan’a suikastın (Mesut Yılmaz tarafından) önlenmesi meselesi mi ?

Suikastın önlenmesi meselesi. Onu koyacaklardı. Bize Mesut Yılmaz haber verdi gibi bir şey söyleyecekti Öcalan. Sonra bir savcı buna izin vermedi benim bildiğim.

28 Şubat’a yaklaşılırken 24 Kasım 1996’da Mesut Yılmaz Budapeşte’de bir saldırıya maruz kaldı ve burnu kırıldı. Siz bir yazı yazdınız ve Mesut Yılmaz’a 28 Şubat sürecinde başbakanlık yolunu bu yumruk açtı dediniz. O yumruk nasıl açtı bu yolu?

O yumruğu kimin vurduğuna dair benim kafamda netleşmiş bir fikir var. O dönemde bir takım sivil gruplar vardı, devletin elinin altında tuttuğu tiplerden insanlar. İstihbarat örgütlerimizin elinin altında böyle insanlardan oluşan gruplar vardı. O ara Mesut Bey çeteler falan diye bu işlerin üstüne gidince ki amacı da başbakanlığı ele geçirmekti. Muhtemelen istihbarat örgütleri yönlendirdiler Mesut Bey’e saldıran insanları. Çünkü ancak bir istihbarat örgütü bilebilir Avrupa’da bir yerden geliyor yakıt ikmali için Budapeşte’ye iniyorlar. Bunu ancak bir istihbarat örgütü bilebilir. Muhtemelen devlet içindeki o kavga var ya. Mesut Bey’le kavgalı olan insanlar da vardı devlet içinde. Mehmet Eymür’den Mehmet Ağar’a kadar. Muhtemelen o organizasyon yönlendirildi oraya. Ben orada Mesut Bey’e iktidar kapısını açtı derken şunu kastettim. Mesut Bey o yumruğu yedikten sonra bir tür alternatif haline geldi. Sağda Tansu Çiller Erbakan ve diğerleri bir tarafa Mesut Yılmaz bir tarafa. Mağdur oldu ama sağ siyasetçiler Susurluk baskısı altındayken bir bakıma da siyasi alternatif haline geldi.

Yumruğu yemeseydi alternatif değil miydi?

Sanki değildi. O yumruk bir bakıma Mesut Bey’i ayrıştırdı. Demirel’le yakınlaştırdı. Zaten Mesut Bey’in başbakan olması anormal bir süreçtir. Cumhurbaşkanı eski partisini böldü.

DYP deki istifaları mı kastediyorsunuz? Demirel’in yönettiğini mi düşünüyorsunuz?

Tabi. Orada bütün aktörlerin hesabı devreye girdi birden. Susurluk’a karşı mücadele bir siyasi mücadeleye dönüştü. Mesut Bey başbakan olmak, Demirel ikinci kez Cumhurbaşkanlık istiyordu. Birbirlerine yaklaştılar. Demirel’i ikinci kez cumhurbaşkanı yapacak kanun değişikliği Anavatan partisi ile anlaşırsa mümkün olabilirdi. Ama sonra hepsi birbirlerini aldattı tabi.

Yumruğu attıranlar bunu hesaplamamıştı aslında…

O basit bir intikam yumruğuydu. Bizim üzerimize fazla gelme yumruğuydu. Ama böyle siyasi bir sonucu oldu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: